Tarih kitapları

Niyazi Kızılyürek - Yenidüzen

Kıbrıs Rum toplumunda bir süreden beri yoğun biçimde “tarih” tartışmaları yaşanıyor. Yunanistan’da hazırlanan tarih dersi kitaplarının yenilenmesi sonucu bu kitaplarda bir kaç sayfayı aşmayan Kıbrıs tarihi bölümü de yeniden yazılınca, Kıbrıs Rum toplumu bütün siyasi partileri ve kurumlarıyla ayağa kalktı ve yeni kitaplara karşı kampanya başlattı.

Kitabın Kıbrıs bölümünün “tarihi gerçekleri çarpıttığını” iddia eden Kıbrıs Rum yetkililer, kitabın değiştirilmesi için Yunanistan Milli Eğitim Bakanına başvuruda bulundu. Toplumun çeşitli kesimlerinden de sert tepkiler geldi. Bu tepkilerin temelinde, yeni ders kitaplarının “ulusal bilinç” ile “ulusal kimliği” tehdit ettiği varsayımı yatıyor.

Kıbrıs Rum toplumunun tarih dersi kitaplarına dair bu tepkisi, ne ilk ne de sondur. Bir kaç yıl önce yine bir ders kitabında EOKA ile ilgili bir paragrafı aşmayan bir gönderme, kolektif bir histeri selinin kabarmasına yol açmıştı. Söz konusu paragrafta söylenen tek şey, EOKA’nın, diğer anti-sömürgeci hareketlerde görülen sosyal kalkınma projesinden yoksun olması ve sadece otoriter bir milliyetçilikle yetinmesiydi. Bu kadarı bile çok şiddetli protestolarla karşılanmış, o sıralar bir ziyaret için Çin’de bulunan Yunan Eğitim Bakanı telefonlarla aranmış ve bu paragrafı derhal değiştirmesi istenmişti.

Dikkatinizi çekmiş olmalı, Kıbrıs Rum toplumu kendi tarih kitabını yazmıyor ve Yunanistan’da yazılan Helen Ulusunun Tarihi içinde bir kaç sayfalık bir göndermeyle yetiniyor. Hoş, yetinmiyor ya, sık sık tepki gösteriyor. Bunun neden böyle olduğuna bakmakta fayda vardır.

Çok uzun yıllar, Kıbrıs, Helen ulusunun organik bir parçası sayıldığından, ayrı bir tarihi olamayacağı tezi benimsendi ve ayrı bir Kıbrıs tarihi yazılmasına karşı çıkıldı. Kıbrıs Helendi ve Helen ulusunun tarihi içinde yer almalıydı. Dolayısıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar, hiç kimse ayrı bir Kıbrıs tarihinden söz etmezdi. 1960 yılından sonra ise eğitim sistemini belirleyen temel anlayış, “Kültürel Enosis” anlayışıydı. Buna göre, Kıbrıslı Helenler, Yunan devletinden ayrı bir devlet çatısı altında yaşamak zorunda kalmışlardı ama anavatan Yunanistan ile kültürel düzeyde birlikteliklerini sürdürmeliydiler. 1974’ten hemen sonra, ayrı bir Kıbrıs tarihi yazılıp okullarda okutulmaya başlanmışsa da, bu kez de toplum içindeki derin görüş ayrılıkları yüzünden, böyle bir dersin okutulması “sorunlu” bulunmuştu.

Makariosçular ile Anti-Makariosçular ortak bir tarih görüşünde buluşamadığından, örneğin Grivas’ın EOKA dönemine gönderme yapılırken, EOKA B dönemi sessizce geçiştiriliyordu, tarih dersi, bu defa farklı gerekçelerle olsa da, yeniden Yunanistan’a havale edildi. Ne var ki, Yunanistan, AB üyesi bir ülke olarak, zamanla tarih yazıcılığında yenilikler yapmak zorundaydı ve nitekim çağdaş tarih anlayışına göre bir takım değişikliklere de yöneldi. Bu sefer Kıbrıs Rum toplumunun Makariosçu ve Anti-Makariosçu güçleri ağız birliği yaparak, Yunanistan’a öfkelenmeye başladılar. Bunun üzerine Yunanistan’dan son derece anlamlı mesajlar gelmeye başladı. “Yazdıklarımızı beğenmiyorsanız, siz neden kendi tarih kitaplarınızı yazmıyorsunuz!”

Sonunda, Kıbrıs Rum toplumu, biraz da çaresizlikten, kendi tarih kitaplarını üretmeye karar verdi ve düne kadar Eğitim Bakanlığına vekâlet eden İçişleri Bakanı Silikiotis, bu maksatla bir tarihçiler kurulu oluşturdu. Bakalım, Kıbrıs Rum toplumu kendi tarihini kendisi yazabilecek mi?

Yazılacak olan yeni kitaplara nasıl tepkilerin geleceği şimdiden merak konusudur. Doğrusu ben, Yunanistan’da yazılan tarih kitaplarına gösterilen tepkilerden daha az tepki geleceğini düşünmüyorum. Hayatın her alanının böylesine politikleştirildiği, hatta futbol kulüplerinin bile siyasi partilerin uzantısı olduğu bir toplumda, ortak kabul gören tarih kitapları yazmak kolay bir iş değildir. Tabii, bütün “günahları” bir dış düşmana yükleme kolaylığına kaçılmazsa.

* * *

Televizyonda bir Kıbrıslı Rum, “ulusal kimliğimiz elden gidiyor” diye feryat ediyor ve ekliyor, “düşmanlarımız bizi kolayca zapt etmek için halkımızın milli duygularını zayıflatmak istiyor”. Bir diğeri ise “bu, emperyalist, neo-liberal bir saldırıdır. Halkların milli bilincini yok edip onlara çeşitli dayatmalarda bulunmak istiyorlar” diyor. Öteki, “Kıbrıs’ı bölmek için veya ileride Annan Planını kabul ettirmek için tarih kitaplarımızı değiştirmek istiyorlar, bu bir komplodur” savını işliyor. Bu histeriye yol açan şey ise yeni Yunan tarih kitaplarının 4-5 sayfalık Kıbrıs Tarihi bölümünde yazılanlardır.

Yazılanlarlara bakarak bu öfke selini anlamaya çalışmanız boşuna bir çaba olur. Çünkü, kitabı “yakmak” isteyenler, aslında kitapta yazılanlardan değil, yazılmayanlardan rahatsızlık duyuyorlar. Örneğin, Osmanlı döneminin “vahşeti” niye anlatılmıyor, niye “Türk işgalinin korkunç sonuçları yeterince irdelenmiyor”, “ölülerimiz, kayıp kişilerimiz nerede”, “1964’te yaşanılan Türk İsyanına niye yer verilmiyor” vs. vs. diye.

Adanın Kuzey semalarından da benzer sesler yükseliyor. Kıbrıs Türk Eğtim Bakanlığının girişimiyle tarih dersi kitaplarının değiştirilmesine karşı yapılan itirazların özünü de “milli kimlik kaybı”, “milli bilincin yok edilmesi” gibi gerekçeler oluşturuyor. Hatta geçenlerde bir gazetede köşe yazarlarından biri, hiç bir kanıt göstermeden ve bu konuda hiç bir bilgi sahibi olmadan, Güney Kıbrıs’ta faaliyet gösteren ve çoğu genç tarihçilerden oluşan Tarih Diyaloğu Derneği’nin, kuzeydeki “tarih kitaplarını değiştirmek amacıyla kurulan bir dernek” olduğunu ve yeni Kıbrıs Tarihi kitaplarının arkasında bu “ne idiğü belirsiz”, “Avrupa bağlantılı Rum derneğinin” bulunduğunu iddia etti. Belli ki köşe yazarı, Dr. Vehbi Zeki’nin yazdığı eski tarih kitaplarını “milli kitaplar” olarak görürken, yeni kitapların “gayrı-milli” olduğunu ifade etmek istiyor. Daha sonra sazı eline alan, yani televizyona çıkan bir başkası, aynı safsataları tekrarlayıp üzerine fazladan da “hamaset salçası” dökerek, Güneyde faaliyet gösteren derneğin “Ermeni” üyeleri olduğunu da iddia etti.

Adanın, Kıbrıslı Rum veya Türk olsun, bütün milliyetçilerini benzer argümanlarla harekete geçiren şeyin ne olduğuna geçmeden, kısaca belirtelim ki, Güneyde faaliyet gösteren Tarih Diyaloğu Derneği, Kıbrıs Rum tarih kitaplarını tek taraflı, önyargı üreten kitaplar olarak gördüğü için eleştiren ve Kıbrıs Rum tarih kitaplarının değiştirilmesi için gayret sarf eden, bu yüzden de “ulusun bütün düşmanlarının ve tabii ki Türklerin dostu” olarak görülen ve bu yüzden saldırıya uğrayan bir dernektir.

Şimdi asıl meselemize dönelim. Milliyetçi tarih anlayışı basit bir Hollywood filmini andırmaktadır. Bu anlayışa göre, tarihte “iyiler ve kötüler” vardır -Yanis Papadakis buna bir de “çirkinleri” ekliyor- ve iyiler “biziz”, kötüler “onlardır”, çirkinler ise “komplocu yabancılardır”. Milliyetçi tarih yazımı, “haklı biz”, “haksız onlar” ayırımı üzerine kuruludur ve bu anlayıştan yola çıkan bütün tarih anlatılarında, herkesin kendi ulusu ya “muzafferdir” ya da “mağdur” edilmiştir ama kendisi asla “fail” değildir. Bu “masalımsı” tarih anlatımı sadece eleştirel düşünceye açık yurttaşların yetişmesini zorlaştırmıyor, aynı zamanda, çarpık bir milli kimliğin oluşmasına da yol açıyor. Çünkü, kendini “ötekiler” üzerinden tanımlyan bir kimlik, oturmuş, sahiçi bir kimlik olamaz. Olsa olsa, bir yandan boş yere ulusunun “büyüklüğü” ile böbürlenen, diğer yandan da yine boş yere ulusunun “bölünme” tehlikesi içinde olduğuna inanan ve bunadan korkan bir yurttaş tipi yaratılır.

İşte Kıbrıs Türk okullarında düne kadar okutulan tarih kitapları ve Kıbrıs Rum toplumunda hala okutulmakta olan tarih kitapları, kötü bir Hollywood filmi anlatısından öte bir şey değildi(r).

Ünlü tarihiçi Erick Hobsbawm doğru söylemiş. Tarihi, hele tarihte milliyetçilik olgusunu, milliyetçilerin anlaması mümkün değildir, çünkü olgulara belli bir mesafeden bakamıyorlar. Başka türlü söylersek, narsist duygular içinde boğulan her insanın kendini bilmesi nasıl imkansızsa, kendi ulusunun tarihine narsist bir anlayışla bakanların da uluslarının tarihini öğrenmesi imkansızdır.

Bir tarih fıkrasıyla bitirelim. Balkan Savaşlarında sokağa çıkan tellal davuluna vurarak bağırıyor: “Ey ehali duyduk duymadık demeyin, bugün düşman saflardan 100 kişi öldürülmüştür”. Tellalin yanına yaklaşan bir yurttaş ona soruyor “bizden kaç kişi öldü acaba?” Tellal hemen cevabı patlatıyor, “bunu söylemek karşı tarafın tellalinin işidir.”

* * *

Söz konusu tarih dersi kitapları olunca, genellikle yanlış ve yaygın bir kanıyla karşı karşıyayız. Sanılır ki, tarih kitaplarının içeriğini değiştirince, milliyetçi yaklaşımlar ve önyargılar yok olup gidecektir. Oysa, işler bu kadar kolay değildir. Toplumun yeniden üretim süreçlerinde önyargılar ve milliyetçilik çok yaygın olunca, ders kitaplarını değiştirmek ancak sınırlı bir etki uyandırabilir.

Ne var ki, bu sınırlı başarıyı yakalamak için bile ders kitaplarının içeriğini değiştirmek, kendi başına yeterli değildir. Önemli olan, ders kitaplarını değiştirmekle birlikte, eğitimcileri de ona göre eğitmek ve yeni yaklaşımlar içeren kaynakları etkili bir şekilde kullanmalarını sağlamaktır. Çünkü tarih kitapları, tarih öğretmenleri ve öğretim teknikleri ile birlikte bir bütün olarak ve karşılıklı etkileşim içinde tarih eğitiminin temelini oluşturuyorlar. Hatta, bazen tarih kitaplarının içeriğini değiştirmek, yeni öğretim teknikleri geliştirmekten daha az önemli olabiliyor.

Bu açıdan bakınca, Kıbrıs Türk toplumunda tarih kitaplarının değiştirildiğini, ancak öğretmenlerin bu konudaki eğitimine gerekli önemin verilmediğini görüyoruz.

Bir diğer önemli nokta, tarih kitaplarını merkeziyetçi bir anlayışla eğitim bakanlığının hazırlatmasının ne kadar doğru olup olmadığını tartışmaktır. Eğitim bakanı değişince, kitaplar yine mi değişecek? Sanırım bu noktada çoğulcu ve daha “sivil” çözümler düşünmeliyiz. Birden fazla tarih kitabının ihaleye çıkarak hazırlanması, bana daha doğru geliyor.

Bir diğer önemli nokta ise genellikle tarih kitaplarını değiştirmek isteyenlerin düşmanlıkların körüklenmesini istemediklerinden, bazen olguları yadsımak yoluna baş vurabilecekleridir. “Politically Correct” olsun diye, yaşanılmış olayları saklamaya kalkışmak, ya da komplo teorilerine yönelerek sorumluları “dışarıda” aramak, doğru bir yaklaşım olamaz.

Ayrıca, düşmanca ifadelere yer vermemek, kendi başına zaten çok fazla bir anlam ifade etmez. Pek çok ülkede, askeri ve siyasi olaylar değer yarglarından bağımsız olarak anlatılıyor ama buna rağmen milliyetçi anlayışlar ve ulus-merkezli yaklaşımlar, anlatının bütününü kuşatıyor. Bu yüzden sadece olguların sunuşuna değil, kullanılan kavramlara, dile ve metota dikkat etmek gerekiyor.

Bir diğer önemli nokta tarih dersi kitaplarının akademik tarih araştırmalarından beslenmesi ve sürekli olarak yeni bulgularla takviye edilmesidir. Bu noktada mevcut tarih yazıcılığı geleneği, okul ders kitaplarının hazırlanmasını olumlu veya olumsuz yönde etkiliyor. Örneğin milliyetçi, özcü tarih anlayışlarına dayalı akademik araştırmalar, okul kitaplarına olumsuz olarak yansıyor:

Örneğin Kıbrıs’ta Osmanlı döneminin “Tourkokratia” sözcüğü ile tanımlanması gibi. Bu kavramı okul kitapları keşfetmedi. Bu kavram, milliyetçiliğin etkisi altında yapılan akademik çalışmaların sonucu okul kitaplarına girmiştir.

Kıbrıs Türk toplumunuda bilimsel tarih araştırmalarının son derece sınırlı olduğu düşünülürse, Kıbrıs Türk Eğitim Bakanlığının kararıyla yazılan yeni tarih kitaplarının hazırlanmasında emeği geçen herkesi kutlmak gerekiyor. Tarih bilimi yapılmayan bir topluda hazırlanan bu tarih dersi kitapları, toplumda var olan bilimsel tarih çalışmalarının yarattığı boşluğa rağmen oluşturulmuştur. Bu da küçümsenecek bir başarı değildir.

* * *

Tarih, geleceğe dönük bilimsel bir uğraştır, geçmişe dönük değil. Bunu biraz açmak için, geçmiş ile tarihin aynı şey olmadığını söyleyelim. Tarih, geçmişten türetilen, geçmişten hareketle kurgulanan ama geleceğe dönük bir anlatırdır. Bu yüzden, hiç bir zaman “geçmiş seni affetmeyecek” demiyoruz ama “tarih seni affetmeyecek” diyoruz.

Bu cümle bize, tarihin gelecekle ilgili olduğunu açık biçimde ifade ediyor. Bu yüzden geçmiş, gelecekten yazılır. Yani, geleceğin geçmişinden. Örneğin, bütün halklar gibi, Kıbrıs Türk toplumunun da farklı bir gelecek tahayyül ettiği bir noktada, tarih kitaplarını değiştirmiş olması tesadüf olmasa gerektir.

Ne var ki, yukarıda söylenenler, geleceğe bağlı olarak geçmişte yaşanılan olayları değiştirilebileceği anlamına gelmez. Yaşanılanlar zaten değiştirilemez. Ancak geçmişten, o güne kadar üretilen tarih anlatısından daha farklı bir tarihsel anlatısı üretilebilir. Çünkü tarih, geçmiş değil, geçmişten yola çıkarak ürettiğimiz “anlam”dır.

Bunu yaparken de önemli olan olayları dönemselliği ve durumsallığı içinde ele almaktır, yani, olayları doğru bağlam ve tarihsel zaman içinde değerlendirmektir. Yoksa, yakınlaşma olacak diye, olayları çarpıtmak, komplo teorilerine baş vurmak tarih disipliniyle bağdaşmaz.

Bir örnek vererek söylediklerimizi açmaya çalışalım: Kıbrıs’ta 1821 yılında Başpiskopos Kiprianos ve daha bir çok din adamı Osmanlı Valisi Küçük Mehmet tarafınan katledildi. Bu bir vakıadır. Milliyetçi bir yaklaşımla yazılan tarih kitapları konuyu, ya “barbar Türkler masum Helenleri katletti” ya da “Nankör Rumlar düzenlerin en adili olan Osmanlı düzenine karşı başkaldırdı ve bunun için cezalandırıldı” şeklinde işliyorlar. Bu anlatılarda, ne dönemsellik, ne durumsallık ne de doğru bağlam vardır. Buna bağlı olarak, bu alıntıların ürettiği “anlam” da, “barbar Türkler” veya “Nankör Rumlar” anlayışını belleklere kazımaktan ileri gitmiyor.

Oysa olguları yadsımadan farklı bir anlam üretmek mümkündür. Örneğin, olayları 19. yüzyılın bağlamı içinde, o dönemin “ruhuna” göre değerlendirirsek şu sonuca varabiliriz: “Fransız İhtilalinden sonra halklar, ulusal egemenlik ve ulusçuluğu keşfettiler. Bu yeni anlayış, bir yandan imparatorluklara, diğer yanda da feodal yapılara baş kaldırmayı da beraberinde getirdi. Artık halklar, kendi ulus-devletlerini kurmak için bağımsızlık mücadelesi başlatmışlardı. Bu çerçevede Yunan halkı, Osmanlı İmparatorluğuna karşı baş kaldırdı ve 1821 yılında bağımsızlık mücadelesi başlattı. Bütün imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu da kendini korumak istediği için, Yunan baş kaldısırısını bastırmaya çalıştı. Böyle bir durumda, baş kaldırının Kıbrıs’a da sıçramasından korkan Vali, Başpiskopos Kiprianos ile diğer din adamlarını katletti”.

 Yukardaki anlatı, olayları farklı bir bağlam içinde ele aldığından, burada ne “barbar Türkler”, ne de “nankör Rumlar” söz konusudur. Burada o dönemin durumsallığı içinde yer alan, kenidini korumak isteyen bir imparatorluk ile ulusal bağımsızlık isteyen “aktörler” vardır. Bu olguyu, 19. yüzyılın bağlam ve durumsallığından arındırarak ele alırsanız, Türkler “sırf Türk oldukları için barbar”, Rumlar da “sırf Rum oldukları için nankör” olarak adlandırabilirsiniz. Tarihi dönemlere ayırarak olayları kendi dönemleri içinde ele almazsanız, ister istemez, o dönemin olaylarından günümüzde yaşayan Kıbrıslı Türkler’le Kıbrıslı Rumları sorumlu tutmaya kalkarsınız.

Sonuç olarak, tarihte yaşanılan düşmanlıkları değil, Tarih kitaplarında yer alan önyargılar ve düşmanlıkların ortadan kalkmasını sağlamak gerekiyor. Çünkü, tarih olguların kendisi değil, olgulardan üretilen anlamdır. Bunu yaparken amacın önyargısız bir iletişim düzeni kurmak olduğu kadar, demokratik yurttaşların yetişmesi olduğu unutulmamalıdır.

http://www.yeniduzengazetesi.com/index.php/cat/1/col/48/art/5154/PageName/Haberler